Micro Shorts: The Way of the Future for Film?

02_Richard-Phillips_First-Point-_film-still_2012_

Lindsay Lohan in the chic short film, First Point (2012)

In an interview, French director François Truffaut explained his vision for the future of cinema by saying “the future film will be personal, with the director filming daily fragments of his or her life. The number of audience members will be in proportion to the people the director knows”. It is apparent in this quote that Truffaut somehow had a vision of YouTube decades before it was realized.

It has been more than ten years since making original(?) shorts and “sharing” them with friends took it’s place in the world wide web’s consciousness. But I’m more interested in the format than the social media outlet itself. Over the past few years, from musicians to successful fashion designers, a lot of creative people have been making personal films of their own in the short format (take a look at Karl Lagerfeld’s idea of hommage to Fellini and the Cote d’Azur in ‘Remember Now’). There are a lot of actors and actresses who make similar shorts for the amusement of their friends (Gia Coppola may be one of the few who has managed to pull it off well) in a way that find a wider public audience in the social media world. Most of these come across as highly stylized ads with not much substance, probably having nothing more than personal value to the films’ makers. But they are shared on the internet and are raved about nevertheless. I think the micro short running time might falsely lead people to believe there is a stroke of genius in these motion pictures, waiting to be explored in depth. Or maybe in this day and age of social media excess, this short length is what the consuming parties want anyway.

Screen Shot 2017-03-10 at 15.31.14

Short fashion film by Gia Coppola for designer Orla Kiely

When the French dance music duo, Daft Punk, released their album Random Access Memories (2013), they did something out of character by giving Pete Tong an insightful interview (normally they don’t do interviews at all).  In closing, Tong asked Daft Punk if they planned on making any music videos for any of the tracks on the album. Thomas Bangalter’s answer to this question was a simple ‘no’. “Because”, he claimed, “people watch the thirty second ads ten times, whereas they would watch a music video only once or twice”. I think it is interesting Bangalter makes this claim since Daft Punk produced some of the most original/cult music videos of all time by working with such directors as Spike Jonze and Roman Coppola. It should be noted that Thomas Bangalter himself has also directed two short films with not much plot or story, adding him to the list of famous people who make “personal” shorts with a cool style.

The question I have is, if this is really the way of the future for film (which is micro motion picture fragments energized by chic visuals), is the film format becoming some kind of outlet for fashion advertisement? When you think that we live in a time where studios literally throw away their film copies of classic movies they own (look up Thelma Schoonmaker’s Indiewire feature of this year in which she talks about not being able to find a studio copy of ‘Age of Innocence’), I won’t be suprised by any radical direction the medium will take. Truffaut did see the future but was he thinking something more optimistic or was he thinking about a vision closer to his adaptation of Fahrenheit 451. I wonder…

(c) 2017. All rights reserved.

 

Visuals used in this blog post

Still from First Point (2012)

Still from Orla Kiely SS11 (2011)

Bir Neo- Müzikal: La La Land

la-la-land-afi-best-of-2016

La La Land’de Emma Stone ve Ryan Gosling

2000’lerde ortaya çıkmaya başlayan yeni model müzikallerin en sonuncusu, bu yılki Oscar’larda ve Altın Küre Ödülleri’nde dikkati çeken La La Land. Film, günümüz Audrey Hepburn’ü olarak düşünülmüş oyuncu adayı Mia’nın (Emma Stone), caz piyanisti Sebastian (Ryan Gosling) ile tanışması ve dört mevsime ayrılmış hikaye anlatısı içinde ilişkilerini anlatıyor. Aksayarak başlayıp, iyi bir şekilde toparlayan filmi izlerken, Stephen King’in şu sözleri aklıma geldi; “kremayı takdir edebilmek için önce bol miktarda süt tatmak lazım”. Günümüz seyircisi de yeni akım müzikalleri değerlendirebilmek için Busby Berkeley, Vincente Minelli ve Bob Fosse gibi türün ustalarının eserlerini incelemeliler ki bu neo- müzikallerin kalitelerine kendi adlarına karar verebilsinler.

 

Fred Astaire ve Cyd Charisse, Minelli'nin The Band Wagon müzikalinde.

Fred Astaire ve Cyd Charisse, Minelli’nin The Band Wagon müzikalinde

Yönetmen Damien Chazelle, kamera hissi iyi ve kadraj kompozisyonları renkli bir yönetmen. Zhang Yimou’nun Raise the Red Lantern’da (1990), Darren Aronofsky’nin ise Requiem for a Dream’de (2000) kullandığı mevsimlerle ilerleyen hikaye anlatısı çerçevesini akıllıca kullanmış. Fakat iş Chazelle’in müzikal yönetimine gelince, sorunlar bu noktada başlıyor. Müzikal yönetmenliği, aynen aksiyon filmi yönetmek gibi, sinematik set piece’lere (seyirciyi yakalayan, filmin ait olduğu türe has ikonografi ile dolu sahneler) dayanan bir sinematik yetenek gerektiriyor. Tam da bu tarz sahnelerde, Chazelle’in başarılı yönetimi sekteye uğruyor. Set piece’leri ortaya çıkarması gereken dansçılar, müzikallerin ihtiyaç duyduğu seviyenin altında, filmin başrol oyuncuları da müzikal oyuncular olmadıklarını kanıtlıyorlar adeta…

Fakat filmin müziksiz, Mia-Seb ilişki kısımları o kadar iyi işliyor ki, keşke yönetmen La La Land’i, bir Hollywood müzikali yerine, bir indie/bağımsız kadın-erkek ilişki filmi olarak çekseymiş dedirtiyor insana. Bu tarz sahnelerde senaryo ve diyaloglar türünün en iyi örnekleri haline geliyor. Karakterlerin işleri, bunun ilişkilerine yansımaları da çok iyi örülmüş. La La Land’in sorunu, yönetmenin bariz şekilde iyi olduğu romantik film türünü, nostalji duyduğu fakat yönetim olarak anlayamadığı bir Hollywood türü ile cross genre mantığı yardımıyla karıştırarak izleyiciye sunması.

(c) 2017. Yazının tüm hakları saklıdır.

 

Bu yazıda kullanılmış olan görseller

La La Land promo/tanıtım görseli

The Band Wagon promo/tanıtım fotoğrafı

Suspiria: Fritz Lang’ın İzinde Bir İtalyan

 

ccspl7ywaaa6njt

Dario Argento Suspiria’nın provaları sırasında.

20. Yüzyılın başında, özellikle Alman Ekspresyonist ekolünden çıkan filmcilerin, modern sinemanın şekillenmesinde önemli payı vardır. Hem geliştirdikleri tarz ile yenilikçi bir anlayış getirmiş, hem de kendilerinden sonra gelenlere ilham olmuşlardır. Ekspresyonist görsel dilini Hollywood’a getirerek, batı sinemasının ilkel döneminden çıkmasına yardım eden Alman ekolü isimlerden, görüntü yönetmeni Karl Freund bu filmcilerden biridir. Universal tarafından Amerika’ya transfer edildikten sonra Bela Lugosi’yi ikon haline getiren Dracula (1931) filmini görüntüler. Buradaki başarısı ile yönetmen olarak The Mummy (1932) ve daha sonra, bir Maurice Renard adaptasyonu olan Mad Love (1935) filmlerini korku türüne kazandırır. Bu son filmde görüntü yönetmenliğini üstlenen Gregg Toland, Freund’un öngördüğü kamera planları ve kadraj kompozisyonlarından etkilenir. 1941 yılına gelindiğinde ise, Orson Welles ile Citizen Kane’de çalışmakta olan Toland, edindiği görsel dil anlayışını bu filmde uygulamaktan çekinmez ve ilk yenilikçi Hollywood şaheseri ortaya çıkar (Burada şunu belirtmekte fayda var, Welles’in ilk dönem kısa filmlerine bakıldığında onun da Alman Ekspresyonist ve İtalyan Sürrealist filmlerinden etkilendiği görünüyor. Dolayısıyla Toland ile kendisi ortak bir paydada buluşmuşlar).

Karl Freund’un Almanya’da ilk eserler verdiği dönemde birlikte çalıştığı Fritz Lang da kendinden sonra gelen sinemacıları etkileyen bir başka yönetmendir. Kamera ile mekan-alan kullanımı ve bu öğelerin tema ile ilişkilendirilmesi akabi paranoyak bir dünya inşa eden Lang, ayrıca ilk giallo öncülü film olarak kabul edebileceğimiz Secret Beyond the Door (1947) filmini çekmiştir. İtalyan yönetmen Dario Argento, kamera anlayışı ve prodüksiyon tasarımı ile, özellikle Suspiria (1977) filminde Lang esintilerini çekinmeden seyirci ile paylaşır.

1730-joan-bennett-fritz-lang-scarletstreet

Fritz Lang ve Joan Bennett Scarlet Street’in setinde.

Dario Argento’nun çektiği filmleri de içinde barındıran giallo türünü ve esinlediği bir başka tür olan krimi filmlerini burada biraz açmakta fayda var. İtalyan giallo filmleri, cinayet hikayelerinin işlendiği, sarı kaplı il Giallo Mondadori kitaplarına referansla bu ismi almıştır. Ama bu türün sinemasal izdüşümünün ortaya çıkmasının altında Alman Rialto ve Central Cinema Compagnie şirketlerinin üretiminde başı çektiği krimi adı verilen film serisi yatar. Krimi’ler, 1960’lardan başlayarak, İngiliz yazar Edgar Wallace’ın kitaplarının filmleştirilmesiyle ortaya çıktı. Wallace’ın hikayeleri katil kim? hikaye yapısıyla, daha sonra giallo’larla, ve özellikle Argento ile, özdeşleşecek siyah eldivenli, maskeli katil figürü ve daha bir çok farklı giallo ikonografisiyle gerilim sinemasında öncül bir yer edinir kendine. Yıllar sonra İtalyanlar giallo filmlerini Almanya’ya satmak için, Uschi Glas gibi eski krimi oyuncularını ve Edgar Wallace’ın oğlu Bryan Edgar Wallace’ın ismini kullanırlar. Hatta Argento’nun ilk giallo üçlemesinin hikayeleri, Almanya’da, Bryan Edgar Wallace’a itaf edilir.

suspiria_lobby_card_esp

Argento’nun Fritz Lang esintili setinde Joan Benett.

Argento’nun filmleri krimi yapısını kullansa da, filmlerinde asıl baskın görünen esinlenme Fritz Lang’a aittir. Özellikle Suspiria’da; Filmdeki masalsı art deco iç mimari, Lang’ın ilk dönem stüdyo platolarında kullandığı alanların sanki birer ayna yansımalarıdır. Argento, filmdeki bu mimariyi, aynen ekspresyonistlerin yaptığı şekilde, filmdeki karakterlere (ve izleyenlere) yabancılaştırarak kullanır. Kapı kolarının seviyelerinden, gizli geçitlere kadar bu küçük detaylar Lang’ın Spione (1928) filminde yarattığı paranoya dolu sinematik alanlara benzer. Argento kamera kullanımında da, Lang gibi onu izleyicinin bir dostu yapar, yani seyircinin görmesi gereken şeyleri, elinden tutarak, kamera yardımıyla, o gösterir. Argento’nun Suspiria’sındaki Lang bağlantıları sadece kamera, mekanlar ve onların alanlarının kullanımı ile sınırlı kalmaz. Kendisi de bir sinefil olan Argento, Lang’ın The Woman in the Window (1944) ve Scarlet Street (1945) adlı iki film noir (Alman etkisindeki bir başka film türü olarak irdelenmeli) denemesinde rol verdiği Joan Bennett’i uzun yıllar sonra tekrar beyazperdeye taşır, filmdeki dans okulunun gizemli sahibi olarak. Bütün bunlara ek olarak, Argento, her ne kadar sinemanın bu Alman mimarının izinlerini takip ettiyse de, görselliği kendi dokunuşuyla daha da geliştirmiştir. Bu da sinemanın organik evriminin bir parçası elbette.

(c) 2016. Yazının tüm hakları saklıdır.

 

Bu yazıda kullanılmış olan görseller

Suspiria promo/tanıtım fotoğrafı

Scarlet Street promo/tanıtım fotoğrafı

Suspiria (Fransız lobi kartı)

Giovanni Scognamillo: Bir Sinematik Bakış

scan

‘Tür sineması’nın alt katmanlarında bulunan ‘kült film’, dünyanın neresinde olursa olsun, alternatif kimliği dolayısıyla, ana akımın dışında tutulmaktan kurtulamamıştır. Ama şanslıyız ki bu yeraltına itilmiş hazine kaynağının, kitlelere ulaşması misyonuna kendilerini adamış elçileri bulunmakta. Bu kişiler, kült filmin tarihini ve kaybolmaya yüz tutmuş değerlerini hayatta tutmak için çeşitli yöntemler kullanırlar. Mesela, Gremlins (1984) ve Matinee (1993) gibi filmlerin yönetmeni olan Joe Dante uzun zamandır farklı şehirlerde “Dante’s Inferno” adı altında film gösterimleri düzenlemekte. Unutulmuş filmlerden oluşan kendi koleksiyonunun yetmediği durumlarda, Quentin Tarantino’nun da aralarında olduğu çeşitli film kolesiyonerleri ve film müzeleri ile iletişime geçip, sinemanın bu gizli kalmış eserlerini sinefillerle paylaşmakta kendisi. Eski bir film eleştirmeni olan Dante, kült sinema kültürü bilincinin kendisinde oluşmasında özellikle bir derginin önemini vurgular; Forrest J. Ackerman’ın 1950’lerin sonundan itibaren çıkarmaya başladığı Famous Monsters of Filmland. Bu dergi, zamanla, ait oldukları tür yüzünden küçümsenen filmleri seven insanların küresel bir forumu halini alır.

Famous Monsters’a, aynen Joe Dante gibi, yazılarını yollayan bir başka sinema meraklısı ise İstanbul’da yaşamakta olan Giovanni Scognamillo’dur. Kendisi, özellikle, fantastik sinemanın gözardı edilmiş parçalarını yazdığı makalelerinde inceler. Ackerman’ın “hiç görmediğim arkadaşım” diye nitelediği Scognamillo, yıllar sonra bir kenara atılmış olan fantastik Türk sinemasını, Metin Demirhan ile birlikte gün ışığına çıkaracaktır. Bu kitap daha sonra, hem yurtiçinde hem de yurtdışında, Türk Fantastiği’nin küresel keşfine ön ayak olur. Onar Films dvd şirketi, Scognamillo’nun kitabında bahsettiği filmleri bulup, yurtdışında pazarlar ve bu yapımların yurtdışında ses getirmesine vesile olur. İlk çıkardığı, çok tanınmayan kült dünya sineması kitabında, ülkemize ayırdığı kısımda Scognamillo’ya danışan sinema tarihçisi Pete Tombs, daha sonra kitabının devamı olarak çekeceği kült filmler belgesel serisinde de kendisinin kapısını çalacaktır.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

007, James Bond’un 1963 yılındaki İstanbul macerası, farklı ülkelerden yapımcılar için iki kıtayı birleştiren şehri çok cazip hale getirir. Casus filmlerinden, korku ve gerilim tarzına kadar çok çeşitli yapımların gözdesi olmuştur artık İstanbul. İşte bu eserlerin bir kısmında Giovanni Scognamillo hem yapım ekibi içinde, hem de bazen ikinci çekim ekibinde kamera arkasında bulunmuştur. From the Orient with Fury (1965) adlı eurospy filminin yanında, İtalyan tür sinemasının ustalarından sayılan Riccardo Freda’nın çektiği Coplan FX 18 Casse Tout (1965) ve istismar sinemasının emektarı Umberto Lenzi’nin Kriminal (1966) filmlerinde de Scognamillo’nun emeği geçmiştir (Kriminal’in gösterime girmesinden bir yıl sonra, Yılmaz Atadeniz Kilink İstanbul’da filmini çeker ve Kriminal’in Türkiye’deki karşılığı bulunmuş olur). Kendisine İtalyan sinemasının bu iki auteur’ü ile çalışmanın nasıl bir deneyim olduğunu sorduğumda Scognamillo, Lenzi’nin kafası karışık bir yönetmen olduğunu, Freda’nın çalışma şeklini izlemenin ise filmsel anlamda kendisine çok şey kattığını belirtmişti.

geheimauftragciaa0

İstanbul’un dünya tür sinemasının merkezlerinden biri konumunda olduğu 60’lı yıllarda çekilen, şimdi ise bir kısmı unutulmuş bu filmleri bizlere hatırlattığı kitabı Batı Sinemasında Türkiye ve Türkler bu bağlamda önemlidir. Eserlerinde sinemanın tehlikeli dehlizlerine ışık tutan Gio, 2014 yılında Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Federasyonu FIPRESCI’den ödülünü alarak alternatif ile ana akımı sonunda bir araya getirmeyi başarmış bir elçi konumuna ulaşmış ama malesef 2016 yılının Ekim ayında aramızdan ayrılmıştır.

(c) 2016. Yazının tüm hakları saklıdır.

 

Bu yazıda kullanılmış olan görseller

Giovanni Scognamillo portre- Batı Sinemasında Türkiye ve Türkler (İnkılap Kitapevi. Fotoğraf: Özer Kanburoğlu)

From the Orient with Fury (İtalyan posteri)

Coplan FX 18 Casse Tout (Alman posteri)